Osho, Özgürlük ve Biraz Fazla Gerçek Hayat

Nisan 27, 2026

(1980’lerde Osho’nun Oregon’daki komününde çekilmiş,bir fotoğraf.)


 Özgürlük dediğin şey, herkesin diline pelesenk olmuş ama kimsenin gerçekten ne olduğunu bilmediği bir kavram gibi geliyor bana. Osho çıkıp “özgür ol, kendin ol, zihnini aş” diyor. Tamam, kulağa hoş geliyor. Ama insanın aklına şu soru geliyor: Zihni aşınca geriye ne kalıyor? Çünkü benim bildiğim, zihni aşarsam sabah alarmını da aşarım, sonra işten kovulurum. Aydınlanma güzel de, kira kontratı pek spiritüel çalışmıyor.

Osho’nun en sevdiğim ama aynı zamanda en komik bulduğum tarafı şu: Adam sürekli “hiçbir otoriteye bağlanma” diyor ama kendisi başlı başına bir otoriteye dönüşüyor. Yani birine “kimseyi dinleme” derken seni dinleten bir figür haline gelmek… (galiba bir babaya benziyor :) ) bu biraz hayatın ironisi değil de nedir?

Bir yerde diyor ki: “Hakikat bir yol değildir.” Çok iddialı. Ama sonra kendi yolunu anlatıyor. Demek ki yol yok, ama varsa da benimki var gibi bir şey oluyor. İnsan burada ister istemez gülümsüyor. Çünkü insan doğası bu: Kaçtığın şeyi bir şekilde yeniden kuruyorsun.

Başka bir sözünde “Zihin güzel bir hizmetkâr ama korkunç bir efendidir” diyor. Buna itiraz etmek zor. Çünkü benim zihin bazen sabah 3’te “2019’da söylediğin o saçma cümleyi hatırlıyor musun?” diye uyandırıyor. Evet, korkunç bir efendi olduğu kesin. Ama aynı zamanda tek çalışan personelim de o. Yani kovamıyorum.

Bir de işin en ironik, en “ben bunu rüyamda görsem inanmazdım” tarafı var: Adam bir yandan “maddeye bağlanma, özgür ol” diyor, diğer yandan Rolls-Royce koleksiyonu yapıyor. Hem de öyle bir tane falan değil, onlarca. Sabah meditasyon, öğlen aydınlanma, akşam garajda araba seçme. Bu noktada insan ister istemez düşünüyor: Demek ki özgürlük, bazen 93 tane Rolls-Royce arasında “bugün hangisiyle özgür olayım?” diye karar vermek de olabiliyor. Ruhsal uyanış ile lüks tüketim aynı cümlede bu kadar rahat durmamalı ama hayat yine bildiğini okuyor.

Özgürlük konusunda da benzer bir durum var. Herkes özgür olmak istiyor ama kimse özgürlüğün getirdiği sorumluluğu istemiyor. Çünkü özgürlük demek, bahanesiz kalmak demek. Başarısızsan bu tamamen senin eserin. Bu da insanın çok hoşuna giden bir fikir değil açıkçası.

Osho diyor ki: “Sen bir bireysin, kalabalığın parçası olmak zorunda değilsin.” Güzel. Ama sonra bakıyorsun, herkes aynı şekilde “birey” olmaya çalışıyor. Aynı sözleri paylaşıyor, aynı meditasyonları yapıyor. Yani topluluktan kaçarken başka bir topluluğun içine düşüyorsun. Kaçışın bile organize.

Benim anladığım özgürlük daha basit ve daha rahatsız edici bir şey. Kimsenin beni kısıtlamaması değil. Zaten hayatın kendisi başlı başına bir kısıtlama sistemi. Ama en azından kendi içimde dürüst olabilmek. Canım istemiyorsa istemediğini kabul etmek. Korkuyorsam korktuğumu söylemek. Sürekli “daha iyi, daha güçlü, daha bilinçli” biri olmaya çalışmamak.

Çünkü bazen özgürlük, gelişmek değil bırakmaktır. Bırakmak dediğim de öyle dramatik bir şey değil. Her şeyi kontrol etme çabasını bırakmak. Her düşünceyi ciddiye almayı bırakmak. Kendini sürekli düzeltilecek bir proje gibi görmekten vazgeçmek.

Osho’nun bir başka sözü: “Olduğun gibi ol.” Kulağa çok sade geliyor ama aslında en zor şey bu. Çünkü “olduğun gibi olmak” dediğin şey, kusurlarınla, çelişkilerinle, saçmalıklarınla birlikte var olmak demek. İnsanlar genelde bunun filtreden geçmiş versiyonunu seviyor.

Bence özgürlük biraz da şu: Kendinle dalga geçebilmek. Kendi düşüncelerini bile mutlak doğru sanmamak. Bugün inandığın bir şeye yarın “ben bunu niye savunmuşum?” diyebilmek. Çünkü eğer buna izin vermiyorsan, en büyük hapishaneyi kendi kafanın içinde kurmuş oluyorsun.

Osho haklı mı? Yer yer evet. Haksız mı? Yer yer kesinlikle. Ama belki de mesele onun ne dediği değil. Mesele, onun söylediklerini bile sorgulayabilmek. Çünkü gerçek özgürlük, birinin peşinden gitmek değil. Hatta gerekirse, yol gösterdiğini iddia eden biriyle bile içinden hafifçe dalga geçebilmek.

Sonuçta özgürlük, ulaşılan bir yer değil gibi geliyor bana. Daha çok, sürekli kaçan bir şey. Yaklaştığını sanıyorsun, bir bakıyorsun yine elinden kaymış. Belki de bu yüzden peşinden koşmaya devam ediyoruz. Çünkü insan, ulaşamayacağını bile bile bir şeyin peşinden gitmeyi seviyor.

Trajik mi? Biraz. Komik mi? Fazlasıyla.

Ve galiba tam da bu yüzden gerçek.

.

0 yorum